Kültürel Yazılar

M. İhsan Karaman ile “Tıbbi ve İnsani Yardım” Üzerine…

Söyleşi: Halil Aziz Velioğlu     İhsan Karaman 1986 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1991 yılında üroloji uzmanı olarak çalışmaya başladı....

· >

Söyleşi: Halil Aziz Velioğlu

 

 

  1. İhsan Karaman

1986 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1991 yılında üroloji uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1994’de bir yıl kadar Houston-ABD’de Baylor College of Medicine’de misafir ürolog olarak çalıştıktan sonra, 1996 yılında doçent, 2008’de ise üroloji profesörü unvanını aldı. 2001 yılında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi olan Karaman, 2013 yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyeliğine, bir yıl sonra da aynı üniversitede rektörlük görevine atanmıştır. 2019 yılında “Tıp Tarihi ve Etik” alanında doktorasını tamamlayan Karaman aynı zamanda Türk Çocuk Ürolojisi Derneği’nin kurucularındandır.

Halen, Federation of Islamic Medical Associations (FIMA) nın ve Uluslararası Yeşilay Federasyonunun dönem başkanlığını yürüten Karaman, mesleki faaliyetleri yanında, küresel bir sosyal sorumluluk projesi olarak, Yeryüzü Doktorları Türkiye’nin kurucularından olup 10 yıl süreyle genel başkanlığını yürüttü. Ayrıca 2012-2015 yılları arasında Türkiye Yeşilay Cemiyeti başkanlığını yaptı.

Karaman, halen bir özel hastanede üroloji uzmanı olarak çalışmaktadır.

 

 

 

Tıbbi ve insani yardım nedir? Diğer yardım ve yaklaşımlardan farkı, stratejisi, öncelikleri nelerdir?

Yardım denince uluslararası arenada ilk akla gelen şey, kalkınma yardımlarıdır. Kalkınma yardımları zengin, varlıklı, güçlü, gelişmiş devletlerin daha az zengin, milli geliri düşük olan, açlık ve kuraklık gibi sebeplerle nüfusu hayati tehdit altında olan devletlere yaptıkları yardımlardır. Birleşmiş Milletler ekonomik gelişme ölçütlerine göre üç grup ülke tanımlıyor: “Gelişmiş, gelişmekte olan ve çok az gelişmiş” ülkeler… Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ve çok az gelişmiş ülkelere kalkınma yardımı yapmaktadır. Ancak Birleşmiş Milletlerde eskiden beri tartışıldığı üzere, ortada ironik bir durum vardır. Kalkınma yardımı yapan bu ülkeler aslında az gelişmiş ülkelerin gelişememe durumlarının asli müsebbibidir. Gelişmiş ülkeler bu az gelişmiş ülkelerin öz kaynaklarını sömürerek semirdikten sonra diyet borcu öder gibi kendi kaynaklarından devede kulak kadarını kalkınma yardımı adı altında onlara göndermektedir. Tabii bu kısıtlı yardımlar da gereği gibi kullanıl(a)mıyor ve yardımların çoğu söz konusu devletlerin başındaki yerli işbirlikçiler tarafından iç ediliyor. Çünkü çoğu Afrika ülkesi, yerli işbirlikçiler ve Batıcı azınlık elit bir grup tarafından yönetilmektedir. Böylesi yönetimler eliyle, 1960’lı yıllarda resmen yeryüzünden kalktığı kabul edilen sömürgeciliğin yerini modern sömürgecilik almıştır. Sömürülen ülkelerin işbirlikçi yönetimleri Batılı dostlarına kendi ülkelerinin öz kaynaklarını peşkeş çekmektedirler.

Dünya Bankası gibi benzer fon veren kuruluşların az gelişmiş ülkelere yaptığı nakdi yardımlar ve ülkemizden TİKA’nın gerçekleştirdiği yardımlar kalkınma yardımları kapsamında ele alınabilir. TİKA’nın kalkınma yardımlarına bir örnek olarak Moğolistan’da Orhun Yazıtları’na giden yolu yapmasını söyleyebilirim. Ana yol gayet güzel asfalt iken, yol yazıtlara döndüğünde çamurlu bozuk bir hâl alıyordu, TİKA bu yolu da asfaltlayarak Orhun Yazıtları’na ulaşımı kolay hâle getirdi. Bunlar dışında eğitim yardımları da bir başka yardım koludur. Gelişmiş ülkelerdeki iyi üniversiteler az gelişmiş ve çok az gelişmiş ülkelere yönelik özel burslarla belli bir kontenjan ayırırlar. Az gelişmiş ülkelerdeki kendi adamları tarafından av olmaya müsait parlak beyinler seçilir ve burslarla Batı’da okuma şansını elde ederler.

Tıbbi ve insani yardım yaklaşımının bütün bu yardımlardan farklı bir tarafı vardır. Gerçekten müdahale gerçekleşmediği zaman akut ya da kronik ölüm riskinin ortaya çıkacağı süreçleri engellemek tıbbi insani yardımda ana hedeftir. Savaş, kuraklık, salgın hastalık, deprem, tsunami, sel gibi afetlerle ortaya çıkan ölüm riskleri akut ölüm başlığında ele alınır. Yetersiz beslenme, malnutrisyon, kronik hastalıklar, sağlık alanında yanlış bilgilenme ve gelenekten kaynaklanan risklerle ortaya çıkan ölümler de kronik fazlı ölümler olarak nitelendirilmektedir. Hem akut hem kronik fazlı ölümleri önlemeye yönelik barınma, yeme-içme, aşı, ilaç, ameliyat gibi yardım girişimleri tıbbi ve insani yardım kapsamına girer.

Ülkemizde insani yardımlara bir örnek olarak Yeryüzü Doktorlarının yaptığı yardımları söyleyebiliriz. Türkiye bu alanda yapılan istatistiklere göre bir değerlendirmeye göre birinci, diğerine göre de ikinci sıradadır.

Tıbbi ve insani yardım operasyonlarında karşılaşılan politik ve siyasi zorluklar nelerdir? Bunların önlenmesinde uluslararası kuruluşların etkinliği var mı, varsa etkinlik derecesi nedir?

Uçakla direkt ulaşılan Afrika’daki bir ülkenin başşehrine gidip, o şehrin kenar mahallesinde üç beş adet ilaç dağıtmak da tıbbi yardım olarak lanse edilebilir, ancak yardımı götüren kişi açısından bunun ciddi bir zorluğu yoktur. Esas zorluk gerçek sıkıntıyı tespit edip ulaşılması zor bir mecraya tıbbi yardımı götürmekte ortaya çıkmaktadır.

Tıbbi yardım çabalarını, yardım için gidilen bölgenin coğrafi şartları, ulaşım mesafesinin uzaklığı gibi faktörler olumsuz yönde etkileyebiliyor. Örneğin Yeryüzü Doktorları ve Deniz Feneri Derneğinin yardım için gittiği Nijer’de Maradi adında bir bölge var. Uçakla Nijer’in başkenti Niamey’e indikten sonra, Maradi’ye ancak 4×4 jiplerle 900 km yol katederek ulaşılabiliyor. Bazen varması 24 saat sürüyor. Yağmur mevsiminde bazı dere yataklarını sel bastığı için geçilemiyor, uzunca süre beklemek zorunda kalıyorsunuz. Gece soğuk ve ayaz, gündüzleri ise çok sıcak oluyor. Dolayısıyla ideal tıbbi yardımı gerçek anlamda ihtiyacı olan bölgeye ulaştırmak için ciddi problemlerle karşı karşıya kalınabiliyor. Bir başka sorun da yardım sürecinde hastalığa yakalanma ihtimali… Meselâ günümüzde pek çok ülkede vakasına dahi rastlanılmayan sıtma ve sarı hummaya bu bölgede yakalanabiliyorsunuz. Tıbbi yardımlar sel, deprem, tsunami gibi akut durumlarda yapılırsa yardımı götüren ekip için tehlike daha da büyüyor. Örneğin yıkıntı altından afetzedeyi çıkarırken göçük yaşanabiliyor veya bölgede yeni bir deprem veya tsunami dalgası oluşabiliyor.

Doğal durumlar dışında bölgenin güvenlik sorunlarından etkilenmek de olası. Kaçırılma olayları, terör ve tedhiş eylemlerine maruz kalabiliyorsunuz. Örneğin Afganistan’da Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün gönüllüleri kaçırılıp öldürüldü. Somali Mogadişu’da Yeryüzü Doktorlarının misafirhanesine yakın bir yerde eş-Şebab terör örgütünün düzenlediği patlama olmuştu. Bu patlama misafirhaneye de zarar verebilirdi. Bunun yanında dünyanın farklı bölgelerinde yardım gönüllülerinden kaçırılan, rehin alınıp fidye istenenler de oldu.

İletişim yani dil sorunu da yardım operasyonlarında önemli problemlerden biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Aslında bu daha çok karşı tarafı ilgilendiren bir problem. Tıbbi yardım yapılan coğrafyalara baktığımızda, buraların mahalli dillerden başka bir dilin konuşulmadığı dünyanın en ücra köşeleri olduğunu görmekteyiz. Örneğin Doğu Afrika’da Swahili ve Sahraaltı bölgesinde Hausa dilleri konuşulur, Kongo’da kabile dili kullanılır. Entelektüelleri Fransızca bilir ama hasta olan halk bilmez, dolayısıyla iletişimde sıkıntı yaşanır. Bu da yardım faaliyetlerini sekteye uğratan önemli bir problem olarak karşımıza çıkar.

Diğer bir sorun da yardım götürülen ülkenin çıkardığı bürokratik engellerdir. Yardım için götürülen malzemenin, ilacın güvenlik sebebiyle ya da uyuşturucu bahanesiyle gümrükten geçirilmemesi en sık karşılaşılan durumdur. Bunun dışında ilginç bir örnek vermek istiyorum. Nijer’e kadınlarda vezikovajinal fistül ameliyatı yapmak için Yeryüzü Doktorları olarak 8-10 kez ülkemizden ekip gönderdik. Zorlu bir ameliyat. Türkiye’den iyi hocalar operasyon için Nijer’e gidiyor ve orada zorlu şartlarda kalıyor; hastalık, susuzluk, sıcaklık gibi durumlarla mücadele ediyorlar. Bir vezikovajinal fistül ameliyatı 5-7 saat sürüyor. O ülkede de söz konusu bu ameliyatı yapabilen yalnızca 2-3 cerrah var. Bu yerli cerrahlar “işimize taş koyuyorlar” düşüncesiyle bizim ekibimize muhalefet edip türlü engeller çıkardılar ve sonunda bizden şunu istediler: “Buraya gelip fistül ameliyatı yapmak istiyorsanız, yaptığınız her ameliyat başına bize 400 dolar vereceksiniz”. Bunu bize söylerken post-operatif bakım ücreti şeklinde lanse ettiler ama gerçekte yapacakları ameliyat sayısı dolayısıyla da kazançları azalacağı için bu ücreti istediklerini düşünüyorum. Fistül ameliyatını muntazam şekilde ve ücretsiz şekilde yapan ekibimize karşı oradaki cerrahlarının tavrı böyleydi.

Yardım kuruluşları arasında rekabetten kaynaklanan çatışmalar diğer bir sorundur. Gidilen yerdeki yabancı ve Türk yardım kuruluşları arasında rol kapma kaynaklı sorunlar görülebiliyor.

Tıbbi yardım yapan gelişmiş ülkelerin yardım ettiği ülkeyi sömürme yaklaşımı sergilediği ya da yardım sürecini menfaatine çevirmeye çalıştığı oluyor mu?

Birleşmiş Milletlerin yaptığı kalkınma yardımlarında ülkelerin yardımcı işbirlikçilerinin parayı cebe indirdiğini daha çok görüyoruz. 2011’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda “Sürdürülebilir Kalkınmanın İnşasında Sivil Toplumun Rolü” başlıklı on dakikalık bir konuşma yapmıştım. Kaynakların amacı dışında nasıl kullanıldığını o toplantı sırasında öğrendim. Bu sıkıntılı duruma UNICEF, Dünya Sağlık Örgütü gibi diğer uluslararası ve en güvenilir kuruluşlarda da rastlıyoruz.

Dünya devletleri kalkınma ve tıbbi yardım için Birleşmiş Milletler Yardım Fonu adında bir fon kurmuştur. Bu fona Dünya Bankası, UNICEF ve hayırseverlerden para aktarılmasıyla ortaya müthiş bir para yekûnu çıkıyor. Şimdi size bir senaryo şeklinde olayın mekanizmasını anlatayım: Örneğin bu fondan Nijerya’daki çocuk felcini ortadan kaldırmak adına 100 bin dolar gibi bir miktar ayrılıyor. Ancak bu ayrılan miktar sahaya gelip çocuk felcinde kullanılana kadar geriye çok cüzi bir kısmı kalıyor. Çünkü önce fizibilite çalışması için bir ekip projenin uygulanıp uygulanamayacağını belirlemek üzere Nijerya’ya gidiyor. Lüks otellerde konaklayıp yüksek miktarlarda harcırah alıyorlar. Yapacakları iş bir günlük ise bir hafta kalıp bir anlamda tatil yapıyorlar. Sonra BM ofisinde bu iş için bir kalabalık bir ekip proje yazıyor ve ekibin başı 10 bin, yardımcıları 5’er bin dolar, yazan her bir kişi de 3 bin dolar para alıyor ve 100 bin doların daha başında sahaya inmeden 30 bin doları gidiyor. Kalan kısmın 30 bin doları da Nijerya’da çocuk felci ile mücadele için ortamı hazırlayan devlet yetkililerine altyapı, ulaşım, komisyon gibi masraflar başlığı altında veriliyor. Bunun dışında diğer bazı masraflar sonrasında sahada kullanılmak üzere 10 bin dolar kalıyor. Bu örnekte anlatılmaya çalışıldığı gibi, uluslararası yardım kuruluşlarının yardım iletme mekanizmalarında müthiş bir israf ve yolsuzluk çarkının oluştuğunu, adeta “İnsani Yardımdan Nemalanma Sektörü”nün ortaya çıktığını gözlemlemekteyiz.

Hastaların ilaç deneği olarak kullanıldıkları ve kimi doktorların -özellikle cerrahların- deneyimlerini artırmak için tıbbi yardım gerçekleştirilecek bölgelere gittikleri, böylelikle muhtaç durumda olanların suistimal edildikleri doğru mu?

Batı’da olmayan ya da çok nadir görülen vezikovajinal fistül gibi bazı hastalıklara Afrika’da sıklıkla rastlıyoruz. Batı’da çok nadir rastlandığından dolayı ameliyatını yapamayacağınız bazı operasyonları, sıklıkla karşılaşıldığı için Afrika’da yapma şansını yakalayabilirsiniz. Türkiye ve Batı’da ameliyatı kolay jinekolojik fistüller görülüyor. Bu tür fistüllerde, kadın hastalıklarından dolayı operasyon geçiren kişilerde genellikle rahim ile mesane arasında küçük bir bağlantı oluyor. Bu hastalık çok komplike olmayan cerrahi bir müdahale ile kolayca tedavi edilebiliyor. Ancak Afrika’da, Yemen’de, bazı Ortadoğu ülkelerinde kötü şartlarda ve erken yaşta doğum yapan kadınlarda zorlu doğuma bağlı sıkça görülebilen obstetrik fistüller daha komplike durumlar meydana getirmektedir. Bu durumda kadının rahmi ile mesanesi ya da rektum arasında kolayca onarılamayacak geniş bir bağlantı oluşmaktadır. Bunun sonucunda cerrahi tedavisi zor, teknik ve oldukça beceri gerektiren fistül vakaları ortaya çıkmaktadır. Batı’da bu büyük çaplı fistül vakalarına rastlanmadığı için Amerikalı ve Batı Avrupalı doktorlar kendi ülkelerinde bu tarz fistül ameliyatı yapma imkânı bulamıyorlar. Bu ameliyat deneyimini kazanmak için ekip olarak Afrika’ya gidip oradaki çaresiz insanları fistül ameliyatı eğitim materyali olarak kullanabiliyorlar. Tabii ki istisnaları var.

Fistül ameliyatı için Nijer’e giden bir Yeryüzü Doktorları ekibimiz bu olaya bizzat şahit oldu. Ekibimiz ameliyat öncesi hastaları muayene edip hangi hastanın hangi ameliyattan yarar göreceğini ve kaç hastayı ameliyat edebileceklerini belirlemek için inceleme yapıyorlardı. Bu sırada daha önce başka ekiplerce fistül ameliyatı yapılan ama idrar kaçırma şikayetleri devam eden genç kızlar ve kadınlar merkezimize geldi. Bizim ekip onları muayene ettiğinde 1-2 sene önce Amerika’dan gelen tıbbi yardım ekibinin yaptığı ameliyatın tamamen yanlış olduğunu, fistül ameliyatının gerekliliklerini yerine getirmediklerini, kendilerine göre deneysel bir cerrahi işlem yaptıklarını fark ettiler. Hastalarda bu cerrahi işlemler sonucu kalıcı sekeller ve sakatlıklar oluştuğunu gözlemlemişler. Yine aynı Amerikalı ekip tek sorunu ilaçla ya da zamanla geçebilecek basit bir rahatsızlık olan gece yatak ıslatma (enürezis nokturna) problemi yaşayan kız çocuklarını fistüllüymüş gibi ameliyat etmişler.

Başka bir örnek vereyim: Filistin Batı Şeria El-Halil şehrinde Kraliçe Aliya Hastanesine plastik cerrahide dudak damak yarığı, ürolojide hipospadias ameliyatı yapmak için Yeryüzü Doktorları ekibi olarak defalarca gittik. Bize hasta olarak daha önce Hollanda ve Yunanistan’dan gelen ekipler tarafından ameliyat olanları da getirdiler. Onları muayene ettik, bir baktık ki hastaları berbat bir şekilde ameliyat etmiş, resmen mahvetmişler. Hastalarda tekrar delik oluşmuş, idrar kaçırma devam ediyor. Bu hastaları tekrar ameliyat etmek zorunda kaldık. Hipospadias ameliyatı normalde 2,5 saat sürüyor. Filistinli meslektaşımız dedi ki: “Hocam Yunan ve Hollandalı meslektaşlarımız geldiğinde ameliyatları bir saatten daha kısa bir sürede bitirdiler, sizin gibi ince ve hassas çalışmadılar”. Demek ki acemi hekimleri getirip, onlara ameliyat denemelerini buradaki hastalar üzerinde yaptırmışlar.

Bunların dışında tıbbi yardımda misyonerlik faaliyetleri yapılan yerler var. Yaklaşık bir hafta önce Endonezya’da FIMA’nın [Federation of Islamic Medical Associations] başkanı olarak yönetim kurulu toplantısına katıldım. FIMA’nın “Onuru Korumak” [FIMA save dignity] projesinin başındaki Nijeryalı kadın doğum uzmanı doktor arkadaşımız, Etiyopya’da çok acil olarak IMA [Islamic Medical Association] kurmamız ve fistül ameliyatları işine el atmamız gerektiğini ifade etti. Nedeni olarak da Etiyopya’ya fistül ameliyatı için gelen Batılı doktorların hastalara Hıristiyan olma şartı koşmasını, böylelikle pek çok kişi ve kabilenin Hıristiyan olmasını gösterdi. Etiyopya’da tıbbi yardım ihtiyacı olan bölgelerde yaşayan insanları bu misyonerlik faaliyetinden korumak, kalplerini de İslam’a yumuşatmak için ameliyat ekibi kurmamız gerektiğini belirtti.

Çok dindar Hıristiyan özellikle koyu Katolik doktorların önemli bir kısmı eşiyle çoluk çocuğuyla Afrika’ya gidip değişik ülkelere yerleşip, orada bir hastane açıyor, ameliyat ettikleri ya da sağlık hizmeti verdikleri kişilere misyonerlik faaliyetinde bulunuyorlar. Sonunda ömürlerini o bölgede tamamlayıp vasiyetleri gereği yine oraya gömülüyorlar. Bir nevi tıbbi yardım çatısı altında kendilerini misyonerliğe adıyorlar.

İlaç deneyleri yapıldığına şahit oldunuz mu? Faz 3 aşamasına kadarki süreçte insanlar üzerinde deney yapılıyor mu?

Ben gözlemlediğimi söyleyemem. Ancak tarihte böylesi kötü örnekler var. Tıp etiğinde de mevzu bahis olan Tuskegee ve sifiliz deneyini ele alalım. Sifilizi olan zenciler üzerinde tedavi ediyoruz denilerek ve bilgilendirilmiş onam almadan deneyler yapılmıştır. 1932’de başlayan bu deney 1972’ye kadar sürmüş ve hastaların bir kısmına penisilin verilerek tedavi edilmiş bir kısmına ise plasebo verilmiştir. Böylece hastalığın doğal seyrini takip etmek için hastaların ölümüne kadar beklenmiş ve hastaların ölmesi izlenmiştir. Bir de hastalar isyan etmesin diye bel tedavisi yapıyoruz denerek lomber ponksiyonla belden beyin omurilik sıvısı alınarak sifiliz etkeni Treponema pallidum bakterisinin serebrovasküler sisteme geçip geçmediği kontrol edilmiştir. Bunun dışında 1946-1948 yılları arasında Guetamala’da yine penisilin deneyleri için yaklaşık 700 tutuklu, akıl hastası ve hayat kadınına sifiliz bulaştırılmıştır. Yıllar sonra Amerika’da başkanlık tarafından bir komisyon kurularak, yapılan bu insanlık dışı deneyler açığa çıkarıldı ve Amerikan Başkanı Obama bunun üzerine özür diledi. Üzerinde deney yapılan insanların ailelerine de yüklü miktarda tazminat ödendi.

Tıbbi yardımın götürüldüğü yerler genelde modern hayatla tanışmamış yerler. “Modern dünyadan” oralara giden yardım ekipleri o insanları, orada yaşayan çocukları tabletlerle, cep telefonlarıyla, hayatları boyunca muhtemelen bir daha göremeyecekleri teknolojilerle tanıştırıyor, zihinlerine bu imgeleri taşıyor. Böylece küreselleşmeye bir şekilde katkıda bulunuyorlar. Biz bu insanları küreselleştirmeli miyiz ya da o insanları “modern insan”a yaklaştırmalı mıyız? Bunun sakıncası var mı?

Gittiğim her yerde modernizmle tanışmamış o insanların kendi içlerinde çok mutlu olduğunu gördüm. Aç, hasta, çocuğu ölmek üzere olan ve yarın için güvencesi olmayan o insanlarda tevekkül, sabır gibi hasletler var ve mutlular, yüzleri daima gülüyor. “Modern insan” olarak bizler ise servet, mal, teknoloji, imkan gibi onlarda olmayan herşeye sahip olmamıza rağmen hâlâ mutsuzuz. Dolayısıyla biz kendi hayatımızı, yaşam standardımızı bir elemeye tabi tutmadan aynen oraya taşırsak, o insanları da kendimiz gibi mutsuz ve depresif yapacağız. Bu teknolojiye karşı olmak demek değildir, bu aslında tıbbi yardımı o insanların hayatını değiştirmeden yapmak gerekliliğidir.

Oradaki çocukların hayatlarında bir daha hiç deneyimleyemeyeceği bir tat ile tanıştırmak yanlıştır. Et yardımı yapmada böyle bir sorun yok, ete ulaşabilirler, belki maddi imkânlardan dolayı çok nadir ulaşabiliyorlar ama en nihayetinde et yemek onlar için yeni bir şey değil. Ancak tablet, akıllı telefon, bazı şekerlemeler ve çikolatalar gibi muhitlerinde bulamayacakları şeyleri onlara vermenin boş ve zararlı olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle ihtiyacı tam tespit etmek, yerinde kullanmak ve o insanlara zarar vermeden bu yardımları gerçekleştirmek gerekmektedir. Bir de hep konuşulan ikilem “balık vermek mi” yoksa “balık tutmayı öğretmek mi?” sorusu. En kolay olan balık vermek tabii ki. Sağlık taraması ve gözlük dağıtımı yapar; ameliyatı yapıp, ilaç dağıtır ve dönersin. Peki geri döndükten sonra bu işleri devam ettirecek birileri var mı? Bu yüzden STK’lar sürdürülebilir projelere destek olmalı ve yerinde eğitime ağırlık verilmelidir.

Yeryüzü Doktorları bu dönüşümü başarmış bir sivil toplum kuruluşu… Günümüzde nadir olarak tarama ve ameliyatlar yapılıyor. Yapılan ameliyat sürecinde aynı zamanda yerel kapasite geliştirilerek yardım ekibi oradan ayrıldığında devam edebilen tıbbi yaklaşımla süreklilik sağlanmış oluyor. Örneğin biz Yeryüzü Doktorları olarak Mogadişu’da Şifa Hastanesi açtık. Oraya ekip gönderip doktorları ve hemşireleri eğittik. Yine İstanbul Medeniyet Üniversitesi rektörlüğüm sırasında Mogadişu’da Benadir Üniversitesi’nde üç senelik uzmanlık eğitimi verdik. Orhan Alimoğlu hocanın çabalarıyla kadın doğum, genel cerrahi ve acil tıp bölümlerinde eğitim süreci planlandı, tamamlandı ve sonunda sınav yapılarak diploma verildi. Dolayısıyla tıbbi ve insani yardımın en ideali oradaki yerel sağlık insan kapasitesini geliştirmektir. Tıbbi ve insani yardımın “kapasite geliştirme” adı verilen, yerelde sağlık niteliğini geliştirme üzerine kurulması gerekiyor.

Bildiğiniz gibi Yardım Endüstrisi adında eleştirel bir kavram var. Örneğin bu görüşe göre su kuyusu açılan bölgelerde yeraltı kaynakları tüketiliyor ve gelecek nesillere su bırakılmıyor. Aynı zamanda su motorları gibi teknolojik aletlerle elektriğin kısıtlı olduğu ve su motoru yedek parçasına ulaşmanın neredeyse mümkün olmadığı bölgelerde yeni bağımlılıklar oluşturulduğu öne sürülüyor. Yardım endüstrisi eleştirileri haklı mı?

İnsani ve tıbbi yardımda asıl önemli olan sürekli gitmene ve takviye etmene bağımlı kalmayacak yöntemler geliştirmektir. Kuyuyu açıp takibini yapamazsan bir süre sonra kuyu tıkanırsa, kuyuya bağımlı kıldığın o insanları temiz sudan mahrum bırakabilir ve iyilik yapayım derken çok zor durumda bırakabilirsin. Bunu önceden ön görerek idamesini sağlayacak tedbirler almak lazım. Bağımlı kılma yönünde farkındalığımız arttı, bu konuda artık daha dikkatli davranıyoruz. FIMA bünyesinde, Malezya’nın üstlendiği “FIMA safe water” adında bir projemiz var. Ordunun da yardımıyla, tamamen güneş panelleri ile beslenen ve dereden akan çamurlu suyu yüzde yüz içilebilir su haline getirebilen bir proje geliştirildi. Bu projeyle Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği kriterlerde temiz su elde edilebiliyor artık. Hiç elektrik masrafı yok üstelik. Proje Bangladeş, Filistin ve Afrika ülkelerine götürülerek oralardaki su sıkıntısının azaltılmasına yardımcı olunuyor günümüzde. Bu şekilde kendi kendini çevirebilen sistemler yaygınlaşırsa problem ortadan kalkmış olur.

Tıbbi ve insani yardımda uluslararası iş birliği nasıl yapılabilir?

Tıbbi insanı yardım büyük ve masraflı bir iş. Herhangi bir ülkede kurulan STK’nın kendi öz kaynakları ile yardım faaliyetlerinin hepsine yetmesi zor olabilir. Ancak çok fazla sayıda 2-3 bin gönüllü insan gücü de olabilir. Dolayısıyla bu insan gücünü yardım sahasına aktaracak finansal girdiyi uluslararası fonlardan sağlamak bir çözüm olarak düşünülebilir. Çok ciddi para yardımlarının yapıldığı fonlar var. Avrupa Birliği’nde ve ABD, Kanada gibi ülkelerde açılan fonlara proje gönderip, örneğin “Tanzanya’nın belli bir bölgesindeki albino çocukların işitme taramasını yapmak istiyorum, yeterli sayıdaki gönüllü insan gücüm de var” diyerek fonu alıp hayrı gerçekleştirebiliyorsun.

Tıbbi ve insani yardımda reklam ve bilgilendirme ne kadar olmalıdır? Gönüllülerin motivasyonu, insanların görme ve güvenme ihtiyacı ile yardım alanların mahremiyeti arasındaki sınır nasıl sağlanmalıdır?

Bu soru beylik düzeyde çok tartışılmaya başlandı. Çok idealist olanlar ve “etik” davrandığını söyleyenler “hasta mahremiyetine dikkat edelim, onları acındırmayalım, karnı şiş çocukları göstermeyelim” gibi değerlendirmelerde bulunuyorlar. Burada temel bir sorun var. İnsani ve tıbbi yardım yapmak için bir para kuyusundan para çekerek yardım faaliyetleri için kullanıyor değiliz. En nihayetinde yardımlar gönüllülerin ve halkın bağışları ile gerçekleşiyor. Eğer gönüllüler yardım bölgesindeki sorunu gözüyle görüp, kulağıyla işitmez, kalbinde hissetmezse neden para versin, yardım yapsın ve iştiyakla yardım işine girişsin? Kati surette tanıtım, bilgilendirme ve tabiri caizse propaganda şarttır, etik değil denilerek bunun önü kesilemez. Elbette tanıtım ve propagandanın bir etik sınırı olacaktır. Ancak katarakt olan ve ameliyat öncesinde görmeyen, birilerinin elinden tutarak yürümek zorunda olan yaşlı bir insanı hayal edin. Ameliyat olduktan sonra iznini de alarak, gözünün açılışını, doktoru kucaklamasını ve bastonunu atıp yürümesini video çekip montajlayıp sosyal medya ya da kuruluşun sitesine koydun. Bunun ne zararı olabilir? Pek çok insanın belki bu film yüzünden kalbi yumuşayacak, yardım kuruluşuna bağışta bulunacaktır. Öte yandan suyu olmayan bir bölgedeki insanların 3 km öteden çamurlu su taşımak zorunda olduğu görüntüleri, yardım ekibinin su kuyusunu açıp suyu fışkırtma anını, çocukların kuyu etrafında dans edişlerini, sudan içişlerini filme alıp, bunu yardım etme potansiyeli olan diğer insanlara bir şekilde göstermelisin. Bu filmler motivasyon sağlar, başka yerlerde zor durumdaki insanların dertleriyle dertlenme duygusu oluşturur. Bu anlamda mutlak surette tanıtım ve propagandaya ihtiyaç vardır. Tanıtım ve propaganda olmazsa tıbbi ve insani yardım çarkı dönmez, çöker.

Halk sağlığı, psikososyal ve afet gibi son derece teknik alanlarda çalışıyorsunuz. Gönüllü yönetiminde profesyonelleri değerlendirmekte nasıl bir yol izliyorsunuz? Gönüllü olduğu kadar profesyonel, teknik bilgiye sahip kişilere neler önerirsiniz?

Yardım faaliyetlerinde önemli bir kavram vardır: “gönüllülük” yani “volunteerism”. Bu kavramı değiştirip “voluntourism” yaptılar. Dünyada böyle bir akım var artık. Yardım bölgesine gidilir, oradaki zenci çocuklarla (fotoğraf açısından kıymetli, reklam yapma gücü olduğu için) fotoğraf çekilir. Çikolata, şeker, balon, tişört dağıtılır, sağlık taraması yapılır, zenci çocuklarla yanak yanağa poz verilir. Sonra memleketine geri dönen gönüllüler yaşadıkları tecrübelerle ilgili olarak sosyal medyada paylaşımlar yapar, konferanslar verir, fotoğraf sergileri açarlar. Böylece bunu uzunca bir süre kullanırlar. Elbette bu paylaşımlar yardımı özendirmek amacıyla yapılabilir. Örneğin Yeryüzü Doktorları katarakt ameliyatlarına ait fotoğraflar üzerinden çok güzel bir sergi açmıştı. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, turistlik gezi amaçlı -voluntourism şeklinde- belli ülkelere gidilip, orada edinilen deneyimin ömür boyu reklamının yapılmasının, yardım mekanizmalarını da kişisel tatmin ve kariyer gelişiminin bir basamağı haline getirilmesinin önüne geçmektir. Gönüllü yönetiminde söz konusu bu hassas ayrıma göre bir yaklaşım sergilemek çok kritiktir. STK’lar gönüllülerini test etmeli, voluntourist anlayışa karşı eğitmeli, kişisel kariyeri için gönüllük işine soyunanları dikkatlice elemelidir. Bu konuda tüm sorumluluk STK’larındır.

Diğer bir önemli konu da gönüllülerde kaliteli tıbbi yardım bilinci oluşturmaktır. Ben burada kendi çocuğumu, annemi, babamı veya yakınımı hangi düzeyde bir cerraha gönül rahatlığıyla emanet ediyorsam, yardım götürdüğüm bölgedeki insanlara da aynı hassasiyeti göstermek zorundayım. Gönüllü yönetimi yapanların kaliteye, düzgün iş çıkaracak bir mekanizmanın oluşumuna çok önem vermeleri lazım. Örneğin, samimi ve istekli olsa dahi tecrübesiz ve yetersiz kişiler tıbbi yardım için yardım bölgesine gönderilmemelidir. Operasyonların sağlıklı yürümesi açısından profesyonel, kaliteli bir ekip seçilmeli aynı zamanda bu ekibin voluntourist eğilimleri olmamasına dikkat edilmelidir. Böylelikle ameliyatlarda insanlara zarar vermeyiz ve giden yetkin kişiler oradaki personeli de eğiteceğinden o bölgenin kaliteli sağlık personeli kapasitesini de geliştirmiş oluruz.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Muna

Kültürel Yazılar
  ·  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir